NE MUTLU ACI ÇEKENE

Herkesin bir fikri var. Hepimizin yaşadığı anıları… Bu konu hakkında yüzyıllardır süzgeçten geçen deneyimler, özlü sözler, kitaplar, hakkaniyetler var. 

Var da var!

Herkes “Ben daha doğrusunu söylüyorum” ya da “ Benim bu hislerim var ya, kesin kitap olur, dilden dile de duyulur” diyor. 

Desin. 

Dilden dile duyulan bir aşk’ın sevgiliye de sevene de ne faydası var. Mahremiyet örgüsü ile kuşanmadan yüzeye çıkan sevgilerin “aşka” ne faydası var.  Balzac oysaki Vadideki Zambak’ta sevgiliye duyulan hislerin tasvirini yaparken kaç sayfa çevirtiyor okuyucuya, naza çekmiyor hislerini bilakis ulaşılmazın doruğunda içindeki yalnızlığı kovalayan hissiyatına dem vuruyor; beati qui lugent!*  Söylediğinde sevgiliye sevgisini, bir kapı daha açılıyor içinde, yan yana yürümenin tahayyülü ile birleştiriyor sevgisini; kendine, kendi birliğine…

Ya Proust, Çiçeği Açmış Kızların Gölgesinde de sayfalar dolusu ayrıntı diye addedilen cümlelerine sindiriyor aşkın tasvirini. Sabrı unutan bizleri analitik düzleme itip sakinleştiriyor sevgiliyi:

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geriye dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.”

Dediğinde “aşk” için yaptığımız fıtratımız dışında davranışların “keşkeler” ini susturuyor. Haklı çıkartıyor bizi bir kez daha… Yakınmalarımızı, değişimlerimizi, hayıflanmalarımızı, içine tel örgülerle değen acımızı alıp götürüyor başlangıç noktasına; sabırla…

Başlangıcında durduğumuzu bulduğumuz vakit, ilerlemekten korkup kaçtığımız zaman boğuluyoruz yalnızlığımızla, arayışlarımızla, bulamayıp yitirişlerimizle… İlerlediğimiz tek nokta, zamanı hoyratça savuruşumuz oluyor. işte o’ndan sonra;

“Pişmanım” … diyoruz.

Neden diyoruz, neden savunamıyoruz sevdamızı “ötedekine” nazaran? O zaman “Eksik mi sevmiş oluyoruz, ya da âlimlere, kalem tutanlara göre hiç sevememiş mi? Sorguya başkaldırışımızda bu vakitten sonra seyir ediyor. Hayata bağlandığımızdan daha çok bağlandığımız o’na Aruoba’nın “Hani” deki gibi:

“kendi olarak, sana gelen
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan
o, işte…”
 

Biraz dindirebiliriz yaşamadıklarımızı. Yaşayıp inkâra kalkıştıklarımızı, bir kabullenebilsek… Saklayabilsek sadece kendimize, acımızı başkaları “ne oldu, nasıl oldun” sorularından kurtarabilsek; daha anlamlı olacak işte sevgiliye duyduğumuz tahayyülde kalan anlamı… 

Bunu anladığımız, kendi hayatımızda anlamlandırdığımız da belki birçok geçip giden için çok geç… Kurtarmaz hiçbir cümle, çoktan havalanmış ve yeryüzüne başarısız iniş yapan paraşütçüyü… Lakin bu yazı akıp yolunu bulmak için değil, içselleştirmeyi düşüncesizce, bilinçsizce ve “ilk defa” da hesaba katmadan yaşanana, yaşayamadıklarımıza…

*Latince “Ne mutlu acı çekene”

25/08/09

Link :http://www.onedergi.com/one/index.php/yazarlar/100-arzu-sevinc-tum-yazilari/984-ne-mutlu-aci-cekene

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s