NİSYAN İLE İSYAN

 

İman eden bir erkek, iman etmiş bir kadına

(ondaki hoşuna gitmeyecek bir ahlaktan dolayı)

Buğz etmesin(kızmasın, çünkü) onun bir huyundan

Hoşlanmıyorsa, diğerinden hoşlanabilir.”

EBU HUREYRE (r.a)

 

Zaten tüm mesele bundandı. Tüm gerçek küçük bir yalandan ibaret ve o yalan bütün hakikati tek başına göğüsledi. O kadar saf ve narindi ki kıssadan cümleye, cümleden tüme vardı. Lakin bir türlü yol bulamadı.

Yol görünenden icazet meşakkatliydi. Vasfını zikreden derviş susmuş, kalın tuğlalar geçit için duvar örmüştü. Ehemmiyet, geçide duvar örmekti, örülmüş duvara geçit vermek değil. Sıvanın hamurunda bir mezar kazıcı, bir top kefen kumaş, bir tutamda ökse otu vardı. Toplamı; ölümdü. Zaten tüm mesele bundandı dedi derviş. Heybeti kemalini sarmış merîd, başladı hikâyeciği anlatmaya:

“Nisyan ile İsyan’ı ayıran “N” harfi dile gelince başlarmış yol ayrımı. Bu ayrımı gören beşer, beşerliğini unutup atılmış deryanın dehlizlerine. İlerledikçe açılmış, açıldıkça uzaklaşmış, uzaklaştıkça yak(ın)mış hakikate. Menzil gaflete yer verince, kapılmış ebalisin(iblisin) peşine. Hezimet edince yalancı bellemiş bilenleri, bilenler ihmal vermemişler ziyanları. Âdemi kovduran cennetten “Allahumme ecirna min serrin nisa’dır”* deyip, nisyan edip almışlar iblisten tüm günahları. “N” dile geldiğine bin pişman, parçaların iki ucunu kavuşturacağım derken dökmüş bihaber eteklerindeki yaldızları…” 

Gecenin döndüğü (pervane olduğu) on iki dönence “Aşk” diye seslenmiş. 

“Rab kâinatı “Aşk” üstüne yarattı!” 

Eflatuni merhametin kalbe girdiği yerde sükunperver olur aşk. Dile gelince mecnun, pinhan olunca şair, kırgın olunca farklı efsunlara da bürünebiliyor; bizar, füsunkâr, günahkâr… Aşk’ın ne günahı olacak demeyin, dinleyin bakalım ne diyor derviş: 

“Erbain çökmeden, doğu yazarları ismimi hecelemeden yüreğimin üstüne iklimlerin en hüsnü zanlısı “bahar” düştü. Adı isimlerin en güzeli, rengi selsebîl-i kalb. Gönle düşen, dile düşmeden yandı. Yandıkça dua eden diller inandı. Zira meyilini şaşırmayan, dileğini unutmayan avuca düşen bir damlaydı. Gözden gönle, gönülden göze…

Leyla’yı, Şirin’i Aslı’yı en çokta Züleyha’yı dinledi. Yoktu tasviri. Yoktu eşi benzeri. Zamansız mekânsız bulmuştu yarayı ve düşmüştü kor bir ateşle. Benzerlerinde bir ayrılık devamında hasret vardı. Sevip kavuşamamak, sevilmeyip kavuşmayı dilemek değil.. Teheccüdlere kalktı, kanaviçelere ilmekler attı. Dilenci duası diledi, dilek ağaçlarına renkli çaputlar bağladı. Bağladıkça uçtu renkleri, bıraktı kendini gökyüzüne…” 

Gökyüzü yeryüzüne inip, yüreğindeki kafesi açtı; dinledi ney misali feryad eden sesi. “O” ağladı gam vurdu sevdanın üstüne, sevilmenin değil, sevebilmenin mertebesine güruh eyledi.

Bütün hakikati tek başına göğüsleyen yalan, çıngıraklarını boynuna dolayarak cılız sesiyle:

“Ahir zamanın ehil hikayesine özenen beşer için iki metre kumaşın yeterli olacağını,mum pervanesini aydınlatacak diye çehreleri yakmaya devam ederse,mezar kazıcıların sayısının çoğalacağını..” söyledi. 

“N” harfi bir Nisa.

Nisa’nın, gam duymaya âşık olmaya hele de dert yanmaya nasıl cesareti olabilir? Dedi. Ardından: 

“Aşk gizli olmalı, kadında mahrem durmalı. Kelimeler tavaf edince cümleleri, el divan pençe bedeni kavurmalı. Eritmeli deriyi, haleti ruhiye yi ele geçirmeli. Dillere ve ellere derman veren her kuvvette bir tutam ökse otu atılmalı.” 

Susayan dilleri çözen ellerin fetvasıyla vazgeçti Nisa. Âdem’e hak verdi. Âdem, suskunluğundan bizar gözükse de doğruydu divan’ın kararı. Hallacı mahsur’un elinden “Enel-Hak” yazılı muskaları dağıttı, Zerdüşt ile kuyuya indi. Yine de değişmedi kararı. Kavuşturmadı avuca düşen damla ile dile gelen “N” harfinin duası… Oysa sevilecek ne çok yanı vardı Nisa’nın. Bir fetvayla buğz eden kalp nerden bilirdi yürek acısını… 

Bir mezar kazıcı, bir top kefen, bir tutamda ökse otu doğu yazarlarının ismini hecelemesine yetmiş ve kütüb-i sitte’den çıkan bir hadis çözümledi hikâyeciğin aslını. 

  • Allah’ım beni kadınların şerrinden koru

 

Arzu Sevinç

13.05.2009/Çarşamba

Üsküdar

 

 

Reklamlar

5 thoughts on “NİSYAN İLE İSYAN

  1. Züleyha (a.s) nereden bilsin, o güne kadar suretlerden başka bir şey görmemiştir ki… işte o yüzdendir gördüğü en güzel suretin şehvetine kapılıp gitmesi… ancak görünce o güne kadar gördüğü en güzel suretin, suretlerin ve şehvetin yaratıcısının istemediği bir şekilde ona yaklaşmasından korktuğunu, anlar, o güzel suretlerin yaratıcısı dururken suretin peşinden koşmamak gerektiğini. İşte o zaman Yusuf (a.s.) kadar açılmıştır gözlerinin perdeleri.
    Yazarın bahsettiği bu değildir belki ama okurun aklına gelmiştir; ilâhi aşk olmadan, bir kula kapılıp gitmenin şehvetten öte bir şey olmadığı. Mesnevi’de okumuştur, “sen şehvete aşk adını koymuşsun, ikisinin arasında ne uzun bir yol var bir bilsen” diye yazdığını. Ama anlar ki, birbirine zıtlık yoktur burada, sadece birinden öbürüne çok uzun bir yol vardır. Demek ki der, Leylâ’nın peşinden çöllere düşen Mecnun’a, Mevlâ’yı gösteren o içindeki yangındır ki, an gelir, susuzluğunu bir yaratılmış olan Leylâ bile söndüremez. Rızkın değil Rezzâk’ın peşinden koşmayı seçenler gibi, Züleyha gibi, suretin değil suretlerin yaratıcısını görebilmesindendir. Demek ki önce yanmak sonra yollara düşmek gerek.
    Ama ne güzeldir, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek. Hele bir erkeğin, sevdiği bir kadını Allah’ın kendisine emaneti olduğu için daha da değerli görmesi… Kezâ, bir kadının da yaratana nikâhta verdiği sözü unutmayıp sevdiği erkeğine daha da çok bağlanması… İşte nikâh da bu yüzdendir, şehveti ve sevgiyi yaratan Râhman’ın huzuruna çıkıp, “bizi birbirimize yaklaştıran sensin ve biz senin huzurunda bu yuvayı senin rızan dâhilinde kuracağımıza dair sana söz veriyoruz.” demektir. Yazarın, yazının başına eklediği hadis-i şerif –ki o sözü Ebu Hureyre söylememiştir, rivayet etmiştir.- başka bir hadis-i şerifle bağlantılıdır. Kâinatın Efendisi (s.a.v), âhiretlerini ziyan etmemeleri için, surete aldanan erkekleri uyarmıştır. “Kadın ya güzelliği, ya malı ya da imanı için tercih edilir. Siz sonuncusunu tercih ediniz.” der. Ve yazarın alıntıladığı hadis-i şerifte bunu pekiştirir ki mü’mine kadınına buğz etse bile ondan sâliha olduğu için vazgeçmesin: “Eğer takva ehli bir kadını…………..”
    Okur, yazarı çook uzaktan tanımaktadır. Dünyası hakkında bir şey bilmemektedir. Bu nedenle bu yazının yorumuna öznel çıkarımlar karışmayacaktır. Ancak tahmin etmektedir ki, yazar belki de bilinçaltının derinlerinde bir yerde, kendisine bir erkeğin buğz etmesine içerlemiştir ve bu üzüntüyü taşırken bu hadisle karşılaşmıştır. Ancak naçizane, şunu söylemek ister yazara; eğer kendisine buğz edilmesine içerlediyse unutmamalıdır ki, insanlar zaman zaman birbirlerini incitir. Hatta insan en çok da sevdiğini incitir. Ancak mayada gerçekten sağlam bir sevgi varsa bu incitmeler, buğz etmeler bir zarar veremeyecektir. Eğer yoksa, zaten incinmek anlamsızdır. O sevgiyi veren de nasıl vermiştir, bunu bize yine Kâinatın Efendisi (s.a.v) söyler: ” Ruhlar, beden kafesine girmeden önce, arş-ı âlâda yaşardı. Kimi birbirine yakın, kimi pek uzaktı. İşte bu dünyada birbirine menfaat olmadan gönüllerinin sevgisiyle yaklaşanlar, Allah’ın birbirine yakın kıldığı ruhlardır.” İşte mesele, “Sevdireceksen, nefsim değil, Sen sevdir. Olduracaksan Sen oldur. Nefsimin değil Sen’in getirdiğini alırsam, nefs zaten senin eserindir, ona da hoş gelir.” diyebilmektir.O, bir sevdirse, o buğz etmelerin bir bahsi bile olmayacaktır.
    Ayrıca okur, bu sıkıntılı gününde, bu yazıyla kendisini de sorgulamasına vesile olduğu için Yazar’a teşekkür eder.

  2. Züleyha (a.s) nereden bilsin, o güne kadar suretlerden başka bir şey görmemiştir ki… işte o yüzdendir gördüğü en güzel suretin şehvetine kapılıp gitmesi… ancak görünce o güne kadar gördüğü en güzel suretin, suretlerin ve şehvetin yaratıcısının istemediği bir şekilde ona yaklaşmasından korktuğunu, anlar, o güzel suretlerin yaratıcısı dururken suretin peşinden koşmamak gerektiğini. İşte o zaman Yusuf (a.s.) kadar açılmıştır gözlerinin perdeleri.
    Yazarın bahsettiği bu değildir belki ama okurun aklına gelmiştir; ilâhi aşk olmadan, bir kula kapılıp gitmenin şehvetten öte bir şey olmadığı. Mesnevi’de okumuştur, “sen şehvete aşk adını koymuşsun, ikisinin arasında ne uzun bir yol var bir bilsen” diye yazdığını. Ama anlar ki, birbirine zıtlık yoktur burada, sadece birinden öbürüne çok uzun bir yol vardır. Demek ki der, Leylâ’nın peşinden çöllere düşen Mecnun’a, Mevlâ’yı gösteren o içindeki yangındır ki, an gelir, susuzluğunu bir yaratılmış olan Leylâ bile söndüremez. Rızkın değil Rezzâk’ın peşinden koşmayı seçenler gibi, Züleyha gibi, suretin değil suretlerin yaratıcısını görebilmesindendir. Demek ki önce yanmak sonra yollara düşmek gerek.
    Ama ne güzeldir, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek. Hele bir erkeğin, sevdiği bir kadını Allah’ın kendisine emaneti olduğu için daha da değerli görmesi… Kezâ, bir kadının da yaratana nikâhta verdiği sözü unutmayıp sevdiği erkeğine daha da çok bağlanması… İşte nikâh da bu yüzdendir, şehveti ve sevgiyi yaratan Râhman’ın huzuruna çıkıp, “bizi birbirimize yaklaştıran sensin ve biz senin huzurunda bu yuvayı senin rızan dâhilinde kuracağımıza dair sana söz veriyoruz.” demektir. Yazarın, yazının başına eklediği hadis-i şerif –ki o sözü Ebu Hureyre söylememiştir, rivayet etmiştir.- başka bir hadis-i şerifle bağlantılıdır. Kâinatın Efendisi (s.a.v), âhiretlerini ziyan etmemeleri için, surete aldanan erkekleri uyarmıştır. “Kadın ya güzelliği, ya malı ya da imanı için tercih edilir. Siz sonuncusunu tercih ediniz.” der. Ve yazarın alıntıladığı hadis-i şerifte bunu pekiştirir ki mü’mine kadınına buğz etse bile ondan sâliha olduğu için vazgeçmesin: “Eğer takva ehli bir kadını…………..”
    Okur, yazarı çook uzaktan tanımaktadır. Dünyası hakkında bir şey bilmemektedir. Bu nedenle bu yazının yorumuna öznel çıkarımlar karışmayacaktır. Ancak tahmin etmektedir ki, yazar belki de bilinçaltının derinlerinde bir yerde, kendisine bir erkeğin buğz etmesine içerlemiştir ve bu üzüntüyü taşırken bu hadisle karşılaşmıştır. Ancak naçizane, şunu söylemek ister yazara; eğer kendisine buğz edilmesine içerlediyse unutmamalıdır ki, insanlar zaman zaman birbirlerini incitir. Hatta insan en çok da sevdiğini incitir. Ancak mayada gerçekten sağlam bir sevgi varsa bu incitmeler, buğz etmeler bir zarar veremeyecektir. Eğer yoksa, zaten incinmek anlamsızdır. O sevgiyi veren de nasıl vermiştir, bunu bize yine Kâinatın Efendisi (s.a.v) söyler: ” Ruhlar, beden kafesine girmeden önce, arş-ı âlâda yaşardı. Kimi birbirine yakın, kimi pek uzaktı. İşte bu dünyada birbirine menfaat olmadan gönüllerinin sevgisiyle yaklaşanlar, Allah’ın birbirine yakın kıldığı ruhlardır.” İşte mesele, “Sevdireceksen, nefsim değil, Sen sevdir. Olduracaksan Sen oldur. Nefsimin değil Sen’in getirdiğini alırsam, nefs zaten senin eserindir, ona da hoş gelir.” diyebilmektir.O, bir sevdirse, o buğz etmelerin bir bahsi bile olmayacaktır.

  3. “Okur, yazarı çook uzaktan tanımaktadır.”
    çook uzaktan beni tanıyan değerli okur, bu tasih edilen yorum için sonsuz teşekkürler. Belirttiğim gibi bir hadisten çıka gelmiş düşünceden ötesi değildir.

    Muhabbetle.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s