Mor’dan sonrası…

koşsa da dursa çocuk

koşsa da dursa çocuk

 

Ve içimde geri dönmek korkusu var.

P.Safa-D.Hariciye Koğuşu

 

 

Anımsıyorum. Küf kokusu, kapı aralıklarından telaşlı girizgâhların sınırlarını perdeliyordu. Perdeden yansıyordu kandili dibinde eriyen. Vuran yansıma bir kedi patisiyle şekil değiştiriyor, değişen gölge yeni isimler katıyordu. Geçmişi anımsamakta böyle bir şeydi işte; yeni isimler takıyorduk uçlarına, püskülleri rengârenk,en çokta mor’dan sonra…

 

Betona basardı ayaklarım. O zaman cilalı tahtalar yoktu. Tahta, inşanın gebesinde kullanılan demirbaşların içinde yer alırdı. Beton hep gri, ıslanınca siyaha yakındı. Babam her ıslattığında betonu, biraz daha kararırdı ışığın ters yansıdığını düşündüğüm zeminim. Ama bunu bir tek “o” görmezdi. Ya da yanılıyorum; içlerinden sadece ben görürdüm. Hayal meyal bir hatıra aslında; gelişmemiş bir çehre, kandili dibine veren ışıkta seçilemeyen bir cüsse, sesi tek kelime ile çağrılan isim “ baba”…

 

Pazaryerinde görünen, pürtelâş içinde dolanan insanların ardına saklanırdı bazen. Kimi zamanda renkli kuşlokumlarını uzatırdı avucuma… Birden mucize olurdu;  Güliveri minik çivilerlerden kurtaran bir kahraman… Yâda benim, “beyaz” olduğu söylenen bulutlara “mor onlar” dediğime inanan yegâne. Hiç yokken çok şeyim oluvermişti. Ama asla boşluğum olmadı, çünkü boşluklarım henüz yer açmadı babama…

 

Evimizin kapısı tahtaydı. Çeliktepe’nin üst yokuşunda kalırdı, sokak bitiminde hiç dolmayan bir park karşılardı yolun sonunu. Çocukluğu rengi gri olan salıncakta sallanırken, paslı demirlerini bileğimizle sıkıca kavladığımız, akşam döndüğümüzde yeşil sabunla kokusu gitsin diye yıkamaya çalıştığımız ellerimiz tutardı. Soğuk havalarda annem pek izin vermese de kaçardım o parka. Hep oradan gelip beni alacak bir çehreyi çizerdim tuvali düş olan parmaklarımın uçlarına. Uçan halı gibi yükselen salıncakta, “mor bulutları” ceplerime sıkıştırıp anneme göstermenin düşlerini kurardım. Yaşım sanırım beş. Sonra mırıldandığım şarkılarım vardı. O zaman hatırladıklarımdan “Ada Vapuru”… Sezen’in küt saçları. Beyaz elbisesi. Küçüktüm. Dün’ü bile ıskalarken düşlerim, nasıl bu kadar keskin hatırladığıma hayret ediyorum. Bir de Necla Abla… Keklerinde “çikolatayı” ilk keşfettiğim isim. Elbette mahallede giydiği “Mor” entarisi.  Annemin yakın arkadaşı; gençlik geçip gitmeden sakladığı hatıraları o’na göre. Sigaranın bir “annede” ilk dudaklarının arasında gördüğüm yegâne isim. O zaman şaşırılacak o kadar şey vardı ki, şimdi her şeyi normallerinden ayırt etmeyeli ve kabul görülmüşlüğü zihinden silmeyeli çok oldu.

 

Bugün yine üstüme hızlıca sürdü İstanbul geçmişi. Bir çocuğun saçındaki tokaya bakarken geçti kelimeler; el ele tutuşarak gözlerimden. Saçlarında minicik bir “mor toka”… Uzun da değildi saçları, minik bir alıntı gibi. Uzattı çıkarıp saçlarından ellerime. Ardından gülümsedi. İçim aydınlandı mimiklerinde. Elleri küçük. Saçları sarı. Büyüyünce rengi atar dedi annesi; “ Evet, benimde attı” dedim ardından. Gözlerimi alamıyorum yüzünden. Annesi kucağıma vermek istiyor. Susuyorum. Babası görünüyor ardından. Miniğin yüreği kat kat, atlıyor annesinin kucağından; yarı iradesiz bedeniyle. Tutuyorum düşmesin diye. Duraktan arabam geçiyor, biniyorum. Elimde minik tokası. Sanki paslı demir kokusu bulaşıyor elime. Sarı saçlarından küçük bir tutam görüyorum. Nasıl aktığını bilmediğim gözlerim dolup taşarken, biraz ıslaklık yanaşıyor yüzüme. İniyorum arabadan yürüyorum. Çamlıca’dan çıkıyor ayaklarım. Hava soğuk. Bilmiyorum yine niye böyle “hayat” diyorum. Anımsıyorum her şeyi, usul usul… Yakarken içimi… Susuyor dudaklarım…

 

Kızgınlıkları doldurduğum küçüklükten kalma muhtıralarım; suskunluklarım bir de dizelerim. Elbette İstanbul…  Gri betonları, siyah renge çeviren babam, biraz bitişiğinde yek annem;  bayan kahramanım. Ardından sevmeyi beceremediğim, sevilmeyi hak etmeyen girizgâhlarım, biraz geçmişim. Şimdi “umut” etmeyi düşündüren hayallerim; çerçevesiz olanlardan. Biraz yakın… Biraz uzak yalanlarım…

 

“Ve içimde geri dönmek korkusu var.”

 

Çocukluk; şu sıralar olmak istediğim zaman. Çocukluktan kalma hatıralar, bu vakit hatırlanmaya yarayan zaman. Sarıldıklarım. Özlediklerim. Ucunda belirsiz bekleyişlerim. Babam. Hayal kırıklığım. Kırılganlığımın en güzel mucizesi annem. Sevgilileriyle bir türlü geçmişini düzeltemeyen dirliğim. Geri dönmeye ramak kala ertelenmesini umduğum hüzünlerim. Yeşil Toka’nın beni götürdüğü mahalle… Yaşadığım yerleri benimsemediğim inatlarım. Kabullenemediğim ismim. Yakışı kalmayan çığırtkan sesim… Hepsine geri dönme korkusu; bu kadar da güçlüyken…

 

Hep ertelediğimiz hatıralarımız oluveriyor çocukluk. Hatırlanınca tebessüm dolu, üzüntülerde özlenen… Bilyelerimiz kadar büyük olmasa da, esasında çocukluk olarak sığındığımız… Yalnızlığımız… Betona bastığımız ayaklarımız. Kabullenmeyi öğrendiğimiz yakınlarımız. Beraber yaşadığımız ismimiz… Hatırlamamayı dileğimiz aşkımız. Terk ettiğimizi sandığımız yalnızlığımız. Hep “eksilene” içten isyanımız! Üstadın dediği gibi “geri dönme korkularımız”…

Ocak/2009

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s